7 Ocak 2013 Pazartesi

ATATÜRK ARBORETUMU

i

 İstanbul'un Sarıyer İlçesi'ne bağlı Bahçeköy'de minik bir cennet Atatürk Arboretumu. Arboretum ismini hatırlamakta zorluk çeksem de 3 gidişimde de iyi ki gelmişim dedirten çok özel bir bahçe. Arboretumlar kısaca canlı bitki müzeleri diye tanımlanıyor.Atatürk Arboretumu İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne ait. Sayfasında detaylı bilgi var. Ben arkadaşlarımla ve kardeşimle gezdim, daha da gidesim var.




 
 

İlkbaharda harika görünüyordu kışın ise müthiş.

 Şu şaşkın kuşu doğru dürüst çekemediğime yanarım.İnsan makinesinin şarj durumuna bakmadan fotoğraf çekmeye giderse olacağı bu!Karın en temiz,insanın az arabanın namevcut olduğu bir yere gidiyorsun makineye bir bak yahu..
Arkadaş üst üste çekip keyiflenirken ben kalakaldım.












Girişte bilet satan aynı zamanda bekçilik yapan adamdan sıcak su rica ettik ,verdi sağolsun.Kahve ,kağıt bardak tedarikiyle gittik ki karda dolaşırken içelim.Görevlinin bunca ay içinde arboretumu sadece 2 kere  gezdiğini öğrendim!


Köpekler hayvan dostu arkadaşımın dış kapıda önlerine döktüğü köpek mamasından daha fazla verir diye peşimizden ayrılmayınca biraz sıkıntı yaşadık ama zarar görmedik.

 Özel araba ile gitmediğimiz için en yakın otobüs durağından girişe kadar bir süre yürümek gerekti. Ama sorun olmadı çünkü yolun iki yanı ağaçlık. İnsan seyrede seyrede yürürken pat diye kapıya varıyor.










11 Şubat 2012 Cumartesi

BEYAZIT MEYDANI

BEYAZIT MEYDANI
Geçmiş zaman bir ara arkadaşlarıma Sultanahmet gezisi vaad ettim. Zamanı konuşmadık, uygun olduğunuzda haber verin dedim.Hadi gidelim dediklerinde alel acele kitapları tarayıp Beyazıt ile ilgili birkaç bilgi toparladım.Beyazıt’la başlayalım bana değişiklik olur dedim.Sanırım Murat Belge’nin İstanbul Rehberi, Salah Birsel’in Kahvehaneler ve Reşat Ekrem Koçu’nun Tarihte İstanbul Esnafı ve Topkapı Sarayı kitaplarına göz attım.Edmond de Amicis’in İstanbul’undan da bir şeyler aldım.
Eğer yolunuz Beyazıt’a düşerse,hani sade gezmek için …Bu bilgiler gezinize keyif katar. Çünkü eskaza oralarda bir arkadaşımla dolansam, dağarcığımdaki bir iki bilgi kırıntısını paylaşsam hoşuna gittiğini, etrafına daha farklı baktığını fark ettim.
BOĞA MEYDANI Beyazıt, eski İstanbul’un 7 tepesinden biridir.Beyazıt Meydanı , Bizans döneminde de meydandı. Forum Tauri ,yani Boğa Meydanı. Bir adı da Teodosius Forumu. Konstantiniyye’nin en büyük meydanıymış. Bizans meydanlarının ortasında bir anıt dikili olurdu. Boğa Meydanı’nın ortasında da İmp.Theodosius’un bir heykeli varmış. Bu anıt 1505’te yıkılmış. Caddede göreceğiniz mermer yapı parçaları bir zamanların Boğa Meydanı’ndan kalmadır.
ŞİFALI DUT AĞAÇLARI Osmanlı döneminde 18. yy.’da meydanda 40 kadar dut ağacı varmış. 3-4 yaşın geldiği halde konuşamayan, dili bağlı çocuklara, korkudan dilleri tutulmuş hastalara,kekemelere şifa niyetine bu dutlardan yedirilirmiş.Meydana gittiğinizde hayal edin ,etrafta güzel dut ağaçları var. Dut mevsiminde çarşı çıraklarından 15-16 yaşlarında 40 hafız oğlan dutçu seçilmiş.Her sabah Sultan Beyazıt Veli Hamamı’nda yıkanıp sabah namazından sonra meydana geliyorlar. Kolları sıvalı, çıplak ayağa takunya giyip ilahiler okuyarak meydanı 3 kere dönüyorlar.Sonra ağaçlara çıkıp yere serilmiş temiz çarşaflara dalları silkeliyorlar. Her çocuk kendi silktiği dutları “Sultan Beyazıt Veli’nin ruhu için.” deyip gümüş kepçelerle halka dağıtıyor. Yeğenlerim de geç konuştular. Bu tür boş inançlara itibar etmeyen ben,hala dut dağıtılıyor olsa koşup medet umacaktım, biliyorum. Hoca’nın “Ya tutarsa!” hesabı…
ESKİ SARAY Ben gururla İstanbul Üniversiteli’yim derim. Bütün üniversiteler değerlidir.Ama üniversite denince akla hemen İ.Ü.’nin Beyazıt Meydanı’na açılan ünlü kapısı gelmez mi? Osmanlı döneminde açılan Darülfünun Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski üniversitesidir. O kapının açıldığı kampus bahçesi bir zamanlar İstanbul’daki ilk saray binasına ev sahipliği etti.
Fatih İstanbul’u fethettiğinde eline bir zamanların en güzel, en zengin şehri geçmedi.Olsa olsa gölgesi… Konstantinopolis 1204’teki Latin istilasından sonra asla eski muhteşem havasını bulamamıştır. Fatih şehri aldığında şimdi üniversitenin olduğu yere Osmanlı başkentinin sarayını yaptırmaya başlamış.Ama sonra fikrini değiştirip şimdiki Topkapı Sarayı’nın olduğu yerde karar kılmış. Daha yapımı bitmeden “Eski Saray” diye anılmaya başlanan bina ise daha çok padişahların gözden düşmüş eşlerinin oturduğu bir yer olmuş.
Ali ve Fuat Paşaların konakları da üniversite bahçesine yakınmış. Ali Paşa’nın konağının İbrahim Paşa’nınkinden sonra yapılan en görkemli konak olduğu söylenir.İbrahim Paşa şu diziden sonra ünlenen(!) Pargalı İbrahim Paşa. Ali ve Fuat Paşaların konakları artık yok maalesef.Ama İbrahim Paşa Sarayı Hipodromda halen mevcut. Sultanahmet Camii’nin karşısında “İslam Eserleri Müzesi” olarak hizmet veriyor.Gezmekten keyif alacağınız bir müzedir,tavsiye ederim.
BEYAZIT CAMİİ Meydana dönersek , Beyazıt Camii’nden bahsetmeden geçmek yanlış olur. İstanbul’un fethi Osmanlı’ya imparatorluk statüsünü kazandırdı. Harap halde de olsa Roma ve Bizans İmparatorluklarının başkenti olmuş şehri tekrar imar ederken yeni imparatorluğun prestiji düşünüldü.Fatih öncesi Osmanlı camileri güzeldi ama imparatorluk için anıtsallık gerekliydi. Camiinin banisi (yaptıranı) Fatih’in oğlu II. Beyazıt . Ayasofya model alınarak yapılan yapı merkezi planlı.Semavi Eyice , mimarı Yakupşah bin Sultanşah diyor. Orta kapı, kubbe ve mihraptaki yazılar Hattat Şeyh Hamdullah’a ait. Camiinin medresesi Hat Sanatı Müzesi olarak kullanılmakta.Sıbyan Mektebi şehirde türünün ilk örneği.
BEAZIT TÜRBESİ Küfeki taşından sekizgen bir yapı .İçinde II.Beyazıt, kızı Selçuk Hatun ve Tanzimat veziri Büyük Reşit Paşa yatıyor. II.Beyazıt mezarının Eyüp’te olmasını istemiş ama oğlu Yavuz kulak asmamış!
ÇINARALTI KAHVESİ Bu açık hava kahvesi kurulduğundan bu yana İstanbul Üniversitesi öğrenci ve hocalarının uğrak yeri olmuştur. Burada en az 250 yıllık bir kestane ağacı ve 450 yıllık bir çınar ağacı altında oturur çayınızı içersiniz.Çınarın altında bir zamanlar 16.yy. divan şairlerinden Zati’nin küçük bir dükkanı varmış. Balıkesir doğumlu,çizmecilik yapmış bu zat II.Beyazıt,Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde devlet büyüklerine yazdığı kasidelerle geçinirmiş.Buranın gediklilerinden biri şair Baki imiş.Yanında Beyazıt Kütüphanesi var. Asırlık ağaçların altında, Baki’nin oturup kahve içtiği,sohbet ettiği yerde dinlenip Sahaflara geçin oradan Kapalıçarşı’ya geçin. Kapalıçarşı için ayrı bir yazı lazım.
BEYAZIT SAHAFLAR ÇARŞISI Sahaflar önceden Kapalıçarşı içindeymiş. Orada iken “Hakkaklar Çarşısı” denirmiş. Burada Mesahif-i Şerifler (Kur’an nüshaları),el yazması çok değerli ve nadir nefis kitaplar satılırmış.Şimdiki hali içler acısı.Bilumum sınav kitaplarını bulacağınız gayet sıradan tarihi kimliğini çaktırmayan bir yer artık.Bu çarşıyı ayrıca ele alacağım.
Meydana bir havuz yapmışlar.Tramvay etrafında dolanıyormuş.Menderes zamanında tekrar imar edilmiş.
Bütün karmaşıklığına,kalabalığına rağmen Beyazıt harika bir yerdir.Henüz bir öğrenci iken ilk yılımda nefret ettiğim, kalabalığından ürktüğüm bir yer.Yere bakarak yürüme huyumu yerdeki bilumum sıvıları görüp terk ettiğim, 2. sınıfta hayranı olduğum bir yer. Her çeşit insanın dolandığı, her köşesi tarihin parçası olan özel bir yer.İyi gezmeler. (2012)

17 Ekim 2010 Pazar

BİZANS İMPARATORLUĞU DEĞİL DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU OLACAK

Öncelikle Bizans İmparatorluğu adından bahsedelim. Olsa bir zaman makinesi ,gitsek ol zamanlara ,adamlara Bizans İmparatorluğu desek garip bakışlarla süzerlerdi bizi çünkü ora vatandaşlarının kendilerinin Bizans İmparatorluğuna dahil olduklarından haberleri yoktu. Bu ad 19.yy.da sayın tarihçilerin verdiği bir isimdir bu devlete..Anlaştık mı? Zaman makinesinin ilk talihlilerinden olup da o çağı seçecekseniz bu noktaya dikkat edeceksiniz. Durduk yere negatif davranışlara maruz kalmayasınız diye diyorum.Yoksa bacak sizin ,istediğiniz gibi asılın!
Şimdi kendilerinin Doğu Roma İmparatorluğu'nu kurduklarını düşünen ama tarihçilerin herhalde daha uygun görüp adını değiştirdikleri tek ülke(?) ile ilgili neler diyebiliriz bakalım... Burada durup özür dileyeyim peşinen. Üniversitede okurken hem hocaların hem kitaplarımızın uzuuuuun cümleleri bizi epey zorlamıştı başta. Ama insan nelere alışmıyor ki! Sonuç olarak akademik kariyer yapılmadı tarafımdan ,çabuk pes ettim ama konu tarih ve sanatsa elimde değil uzun cümleler kurmamak.
Akademisyenler kadar yapmam belki ama siz pes etmeyin sonunu getirin varsa uzun cümlenin olur mu? ''Artık üniversitede değilim ,buna katlanmak zorunda değilim.'' diyenlere saygım var. Onlar okumayı şu an kessinler lütfen. Çünkü ben yazarken eğleniyorsam okuyanlar da eğlenmeli... Eğlenemiyorsanız çıkınız lütfen. Bakınız nezaketim 3. lütfene uzanmıyor...
Doğu Roma İmp. nu Roma İmp.u ile karıştırmayalım.Gerçi Roma İmp.u mitoz bölünme ile çoğalmıştır kabul ama Doğu Roma kendine has bir üslup yaratmıştır. Hem devlet yönetimi hem sanat hem sosyal hem din açısından. İkizi Batı İmp.u başka bir alem, konumuz İstanbul olduğu için birebir ilgilenmiyorum.
Tamam Doğu Roma İmp. , Roma İmp.'ndan doğmuştur. Ama doğum günü ile ilgili kesin bir tarih verilemiyor. Bizim büyüklerimiz ''Yok hasat zamanı ,yok ilk kar düştüğünde ,işte yoncalar çıktığında derdi annem ''diye en azından mevsim belirlerlerdi ama söz konusu Doğu Roma olunca kazın ayağı başka şekil. Tarihçiler şöyle ayrılıyorlar: Roma imparatoru Büyük Konstantin,Konstantinopolis'i 2.Başkent -330-yaptığı zaman diyenler. Hayır efendim ,asıl sonradan Roma İmp., I.Theodosius ülkeyi 2 oğlu arasında paylaştırdığı zaman-395- (hepimize babamızdan birşeyler kalacak ama Tanrı aşkına iki imp.luk verdi çocuklarına Theo) diyenler. Ve başkaları... Aklıma gelmiyor ama başka iddialar da var yeminle!
Göbek bağı ne zaman kesilmişse kesilmiş şurası kesindir ki bizim Bizans diye bildiğimiz Doğu Roma İmp.u Devleti kendini Roma İmp.u'nun asıl devamı olarak görmüş, vatandaşları da kendilerini Romaioi (Romalılar) olarak adlandırmışlardır, yani Rumlar. Roma İmp.undan farkları (en azından başlangıçta) Hristiyan olmalarıdır. Konstantinopolis dini törenle açılışı yapılan ilk şehir yanılmıyorsam. Konstantin'in Hristiyan olup olmadığına dair farklı görüşler olmasına rağmen dindar bir validesi olduğu biliniyor. Konstantin onun etkisi bir tarafa daha çok siyasi birtakım sebepler yüzünden Hristiyanlık’a önem vermiş ve bu yeni dini biçimlendirmek için uğraşmıştır. Of, tamam artık Bizans diyeceğim! Bizans'ın kardeşi Batı Roma'dan ve annesi Roma İmp.u'ndan bir farkı da 6.YY.da Yunanca'ya geçmesidir. Kardeşi, ana devlet gibi Latince'de sebat etmiştir.
Bizans topraklarındaki insanların hepsi tabii ki Romalı değildi. Adamlar aldıkları yerlerin halkını tamamen katledip ne yapacaklardı ? Anadolu'daki yerli halk grupları ile bir sentez oluşmuştur.(Hangimiz %100 safım diyebilir? Kanımızda o sentez halktan al ve de akyuvarlar dolanıyor. Ayrıca Orta Asya'dan gelirken durakladığımız, ülke kurup yıktığımız yerlerdeki tüm ahalilerden. Rahatça dünya vatandaşıyım diyebiliriz. Bakınız Kızılderililerle de akrabaymışız! Atilla sayesinde Avrupalılarla da...) Kardeş Batı Roma 395 yılında doğduktan sonra çok ömür sürmemiş yok olup gitmiş. Diğer Avrupa ülkeleri Roma İmp.u gibi bir güç elde etmek için zaman zaman uğraşmış fakat asla o kadar büyük bir birlik oluşturamamış:)
Bizans'a gelince, Doğu Avrupa'nın uç kapısı olarak özellikle 330-565 yılları arasında geri kalmış Avrupa'nın ağzının sularını akıtan ama asla yaklaşamadıkları, Dünya'nın en önemli ve zengin, kültür ve sanat merkezi olmuş.Tabii en dikkate değer yeri de Konstantinopolis,yani güzeller güzeli İstanbul ...Eh bu büyüklüğün bedeli de geniş toprakları layığınca yönetememek, sonradan Osmanlı'nın başına da geldiği gibi pastadan pay almak isteyenlerle uğraşmak olmuş. Hele Konstantinopolis bir sürü kuşatmayı atlatmak zorunda kalmış. Ama Konstantinopolis ,Bizans gücünü yitirmeye başladığı zaman bile bugün değerini bilemediğimiz harika surları ve stratejik konumunun avantajları sayesinde kurtarmış kendini. Sadece kuşatmalar değil, neredeyse yüzyılda bir sarsan depremler, yangınlar , iç ayaklanmalar, (ki en büyükleri olan “Nika” isyanında 2. Ayasofya yanmıştı -evet 2. ,bugünkü 3. binadır-Justinianus Karısı Theodora'nın ayak diremesi sayesinde korkusunu yenip kaçmak yerine isyanı bastırmış ve galiba 30bin kadar isyancıyı(?) Hipodromda katletmiştir.), veba Konstantinopolis'i uğraştırmıştır.Ama hepsinden kurtulmuştur.
Hem Bizans hem Konstantinopolis açısından ilk büyük darbe Avrupa'nın açgözlülüğünden kaynaklanmıştır. Adamlar güya kutsal toprakları almak ama aslında doğunun zenginliklerini ele geçirmek için çıkıp durdukları bilmem kaçıncı Haçlı Seferinde topraklarından geçmelerine izin verip duran Bizans'a kazık atıp Konstantinopolis'i kuşatmışlar-1204-. İşgal etmeyi başarıp günlerce yağmalamışlar. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden zengin olma peşindeki çapulcu karma Haçlı ordusu güya dini sebeplerle çıktıkları seferin yarı yolunda Hristiyan Konstantinapolis'in ve dünyanın en büyük kilisesine saygısızca dalıp kapısındaki gümüşü eritmiş, kutsal ayin eşyalarını, kumaşlarını bile çalmış. Hipodrom'u süsleyen koca sanat eserleri bile ellerinden kurtulamamış.(Bu eserlerden beyaz mermerden 4'lü at heykelini bugün yanılmıyorsam Venedikte- Hipodrom kadar tarihi olmayan-tarihi bir binanın tepesinde görebilirsiniz.Dojlar Sarayı diyesim geliyor(?) Yağmalama ve halka eziyet bir tarafa yangın çıkarmışlar ve Konstantinopolis'in yarısından çoğunu viraneye çevirmişler. Bu da yetmemiş 1261'e kadar 57 yıl işgal etmişlerdir. Tarihe “Latin İstilası” diye geçen bu kesinti dönemi Bizanslılar toparlanıp geri aldıklarında bitmiş ama işgal öncesi bugünün süper devletleri gibi güçlü ,gelişmiş bir ülke olan Bizans işgal sonrasında artık küçük bir devletti. Siyasi gücü zayıflamış olmasına rağmen ilginçtir Bizans girdiği bu yeni dönemde daha üstün bir sanat sergilemiştir. Mihrap yerindeymiş yani…
Sonuç olarak biz Türklerin aldığı Bizans surlarının gücü yüzünden anneannemin deyimi ile “leşini sürükleyen” bir devletçikti. O surlar ki bizi bile uğraştırdı. Belki de o yüzdendir ki dünyanın en önemli tarihi eserlerinden biri surları Cumhuriyetimizde dahi toparlayamıyoruz. Avrupalı, Hrıstiyan kardeşlerinin Latinlerin istilasına uğramasına ses çıkarmadı ama (bu size bir şey hatırlatıyor mu?) Türklerin zamana uygun olarak stratejik önemi olan ,Avrupa'ya açılmasını kolaylaştıracak bir yeri almasına bayağı bozulmuştu. Eh homurdanmakta haklıydılar tabii ama güçleri yetmiyordu.Tabii kurt kocayınca köpeklerin oyuncağı olur misali güçleri yetmeye başladıktan itibaren bizimle oynamaya başladılar.Hatta İstanbul'u işgal etmeyi de becerdiler. Ama son sözü biz söyledik.’’Geldikleri gibi gittiler’’, çok şükür. Ben Bizans'ın doğum günü olarak 395'i -ki bazıları daha ileri tarihler de verir- benimsediğim için Konstantinopolis 1058 yıl yaşadı diyeceğim. Bizans olarak ,yanlışlık olmasın, Yunanlı değil Roma devamı olarak! İstanbul şimdilik 553 yaşında. Köy,kasaba,şehir neyse ilk yerleşimden beridir bu şehrin yaşı en az 5000'dir.Bu yazı Bizans ağırlıklı oldu. Osmanlı'ya da sıra gelecek. Buraya kadar okudunuz tebrik ederim :)
Tekrar okumadan yazıyı sayfama geçeceğim. Sürç-ü lisan ettiysem affola... (2006)

11 Eylül 2010 Cumartesi

İSTANBUL KIŞA HAZIRLANIYOR

Dün köprünün korkuluğuna dayadım elimi
Buz gibi
Artık denize bakmak
Serinletmiyor içimi
Ne çare üşütüyor

İşten çıkınca karanlık basıyor
İnsanların hali daha telaşlı
Taşıtlar daha çabuk geçiyor
Böyle günler kısaldıkça sanıyorum ki
Kış daha çabuk geliyor

Tophane'nin önünde
Odun boşaltan kayıklar var
Sabahları gittikçe sis artıyor
Herkesin dilinde aynı şey
Odun derdi
Kömür derdi

...


...
Ellerimizle eşya arasına bir şey girdi
Fakat düşünüyorum da sen hiç değişmedin
Sesin hep öyle sıcak,yüzün aydınlık
NECATİ CUMALI
Biliyorum bu şiir için henüz erken.Sonbahara yeni girdik,akşam ezanı 19.30 gibi okunuyor,yani günler hala uzun.Fakat bugün,bayramın 3. günü,hava kapalı ve serin.Aklıma kışı düşürdü işte.Gurbetten dönecek kardeşimi,yeğenlerimi düşününce karamsarlığım dağılıyor.Ama yine de,şimdi yaza girmek üzere olsaydık harika olurdu.Yaşlandıkça yazı daha çok seviyorum.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

GALATA SURLARI VE KULESİ



Galata surlarının çevrelediği yeri İtalyan varoşu olarak da adlandıranlar var.Tabii İtalyan kolonisi demek daha doğru olur.(Bunu şaşırtıcı bulanlara hatırlatmak isterim ki 2. yy.da şehir Roma İmparatorluğu’na geçmişti,yani İtalyanlara…). İtalyanlar başlangıçta, bilinen sur içine yerleşmiş. (İlk İtalyanlar Amalfi’den gelmişler sonra Venedikliler duhul etmiş.) 2. yy’da Hristiyan kilisesi Katolik ve Ortodoks diye ayrılmış.Böyle olunca zaten birbirlerinden pek hazzetmeyen İtalyanlar ve Bizanslıların arasında gerginlik olmuş. Velhasıl Galata civarına yerleşen İtalyanlarla Bizans halkı arasındaki kötü ilişki zaman zaman ciddi kavga ve saldırılarla devam etmiş.Sonuçta çok sağlıklı olmasa da karşılıklı çıkarlar sayesinde uzun süre bir arada yaşamayı başarmışlar.Venedikliler ticaret yaparak hem kendi kolonilerini hem Venedik’i ihya etmişler.
4.Haçlı Seferi’nin dinine bağlı ordusu Kudüs’e giderken onun yerine zengin ve görkemli Constantinopolis’i son derece dünyevi duygularla almış(13.yy).Ordu Venedikli İtalyanlarla diğer Avrupalılardan oluşuyormuş. Zaten Hristiyanların olan bir şehri fetheden bu ordu, şehir halkının çoğunu katledip şehri yakmış,yağmalamış.(Bu sayede İtalya bugün birçok değerli Bizans eserine sahiptir.) Bizanslılar yaklaşık 60 yıl sonra şehri geri almayı başarmışlar.Tabii Venediklilere karşılık vermeyi borç bilmişler.Galata’daki Venediklilere saldırmışlar.Surları yıkmışlar.Galata’yı Venediklilerin rakibi olan Cenevizlilere vermişler.Bu sefer İtalya’nın Cenova kenti ihya olmuş.
Cenevizliler Latin İstilası’ndan ağzı yanan Bizanslıların izin vermemesine rağmen önce kuleler sonra da sur duvarı yapmaya başlamış.Velhasıl arazi satın alarak, İmparator’la gerginlikler hatta çatışmalar yaşayarak inatla bölgelerini genişletip güvenli hale getirmişler.Sonunda bir anlaşmaya varılmış.Ama imparatorluğun gücünü kaybetmesini, artanTürk tehdidini kullanarak surlarla ilgili çalışmalarını neredeyse 1435’e kadar sürdürmüşler.
Şehrin tarafımızdan fethedilmesi sırasında çekimser kalan Cenevizliler Fatih Sultan Mehmet ile mülklerini,surlarını ve kiliselerini güvenceye alan bir anlaşma yapmayı başarmışlar.
Depremler ,yangınlar,yol genişletme için yıkmalar derken şimdi sur gitti ismi kaldı yadigar. Bir de surun kuzey sınırı olan Galata kulesi …Kule yangın kulesi olarak kullanılmış .Şiddetli fırtınaların verdiği hasar yüzünden 19.yy’da yeniden yapılmış.Yani bugünkü kuleye bakıp eski kuleyi göremiyoruz.Ama İstanbul’la ilgili akla ilk gelen eserlerden olmuş,Hezarfen Çelebi’nin uçma deneyine başlangıç noktası olmuş,turistlerin ve dahi bizlerin çıkıp latif bir manzara seyretmemize imkan vermiş, İstanbul’un görüntüsüne güzellik katmış bir yapıdır.İş bu nedenlerle severim kulemizi ve yüzlerce yıl ayakta durmasını dilerim:)Bir de etrafını saran yapılar güzel olsa!

9 Temmuz 2010 Cuma

ARGO VE KÜLHANBEYLERİ

        Cem Yılmaz'ın bir gösterisini izliyordum. Bakış açısı, yorumları gerçekten komik. Arada argo sözler kullanıyor, bir iki yerde bıçkın taklidi yapıyordu. Aklıma 'Argo' yazım geldi. Ama kuru kuruya argo söz ve anlamlarını vermek istemediğim için biraz eklenti yapacağım.
       Argo konuşmayı eski Türk filmlerinde bıçkın delikanlıların konuşmalarında duyardım. Özellikle Neriman Köksal-Orhan Günşiray ve Türkan Şoray-Tanju Gürsu ikililerinin oynadığı 'Fosforlu Cevriye' filmlerinde argo bolca kullanılmıştır. Sürüyle film var tabii ama benim aklımda özellikle bunlar kalmış. Son çekilen 'Yedi Kocalı Hürmüz' filminin fragmanını izlemiştim. Bir sahnesinde Nurgül Yeşilçay neredeyse nefes almadan ard arda argo sözlerle konuşuyordu -ilk kocasıyla olmalı, külhanbeyiydi- çok komikti.
       Çocukluğumun geçtiği mahallede abilerin konuşmalarından da aşinayım argoya. Şimdi farkediyorum ki bildiğim bazı argo sözleri gençler bilmiyor -en azından benim çevremdekiler- Onlar film ve dizilerden yeni popüler kelimeler öğrenip dillerine pelesenk ediyorlar. Her kuşağın kendi gençliğinin kelimeleri var.
       Girizgah tamam, argo birkaç lafı da ekledim sona ... Eh bu dili doğal olarak kullanan külhanbeylerinin ne menem kişiler olduklarını da yazayım bari.

          Osmanlı İmparatorluğunda kimsesiz olan veya üvey anne-babanın bakmayıp sokağa attığı veya ebeveyni olduğu halde idare edilemeyen , reddedilen , evden kovulan çocuklara , merhametli hamam sahipleri, hamamların külhan kısımlarında kalma izni verirlermiş.     
        Külhana kabul edilen çocukların en kıdemlileri :) ateşe yakın yere , diğerleri de kıdemlerine göre ateşle kapı arasında bir yere konuşlanırmış.
        Çocuklar , odun taşıyarak , biriken külleri dışarı atarak , ortalığı temizleyerek  yapılan iyiliğe karşılık verirlermiş. Mahallenin iyilikseverleri çocuklarının eski kıyafetlerini , Ramazan'da artan yemekleri , ekmekleri verirlermiş.
        İşte bu biçarelere külhanbeyi denirmiş.Yazın sahillerde odun yığılan yerlere (Yenikapı, Çatladıkapı, Unkapanı, Salıpazarı, Fındıklı, Üsküdar...)  dağılır , akşamları odunların üstünde yatarlarmış.
       Gedik Paşa Hamamı külhanından çıkma külhanbeyleri en ünlüleriymiş.
       Büyükler  pazarlarda küfe ; küçükler de hanım ve efendilerin eşya bohçalarını taşıyarak geçinirlermiş. Büyüdüklerinde bazıları tulumbacı , bazıları yankesici veya hırsız olurmuş.
İçlerinde okumak isteyenler , mahalle mektebine gidenler , camide ufak tefek işler yapanlar , büyüyüp müezzin olanlar da varmış.
       Nizam-ı Cedid kurulduğunda zamanın külhanbeylerinin çoğu orduya katılmış.
Kendilerine özgü bir ses tonu ve tavırla konuşmalarına halk arasında 'külhanbeyi ağzı' denirmiş. 


*Bu bilgiler Abdülaziz Bey'in "Osmanlı Adet Merasim ve Tabirleri" adlı kitabından bir özettir. Tavsiye ederim, okuması gayet keyifli. -Tarih Vakfı Yurt Yayınları-

Birkaç argo laf :
Cinlemek: Çok kızmak
Babası tutmak: Zenci kadınların k ızması kastediliyor
Aftos piyos: Rumca-''Bu nedir?'' Türkçe-''Onu kim alır,kim satar'' veya ''Ne önemi var?''
Alabanda:Ağırlamak
Aldı fitili:Fena kızdı
Apiko: Süslü
Avucu açık:Müsrif
Beberuhi:Çok kısa boylu adam
Boşan da semerini ye: Doymadan yiyenler için
Burnu kırıldı: Haddini bildi
Camgöz: Meraklı
Canbalak atıyor:Sıçrayıp geziyor
Çamura oturttu: Hile ile aldattı,iflas ettirdi
Çapaçul: Perişan elbise ile gezen
Çarşamba karısı: Çocuk korkutmak için uydurulan hayali varlık
Çetrefil: Türkçe bilmeyen,yanlış söyleyen
Çolpa: Beceriksiz adam,dikkatsiz iş gören
Daltaban: Boş boş dolaşan,ayağına üşenmeyen
Dili ekmekçi küreği kadar: Her söze terbiyesizce karşılık veren
El ele verseler Bağdat'ı bulurlar: Kalabalık aile
Farfara:Telaşlı,aceleci
El elde baş başta: Neyi var neyi yoksa tüketmiş
Evir tevir:Boş söz
Feleğe kelek demeyen takımından:Kimseye boyun eğmez,minnet etmez
Felfes:Vakitsiz iş yapan,işine özen göstermeyen kişi
Fındıkçı:Hileci
Fingir fiş:Fazla serbest davranışlı,ona buna açık saçık söz atan

2 Temmuz 2010 Cuma

OL ZAMANLAR BİR İNCİLİ ÇAVUŞ VARDI

16. yy. sonu 17.yy. başlarında yaşadığı sanılan İncili Çavuş'un asıl adı Mustafa Efendi'dir.Çağdaşı olduğu padişahlara müsahiplik (büyük bir zatın yanında bulunarak onu sözleriyle,sohbetiyle eğlendiren kişi) yapmıştır.İlk müsahiplik yaptığı padişah Sultan Mustafa'dır.Onun dikkatini bıyıklarına taktığı inciler yüzünden deli sanılarak çekmiştir:)
İşte size bu yaşlı yeniçeri çavuşunun yaşadığı olaylardan biri...

Hünkarın gözdesi olduğu için İncili Çavuş'u kıskananlar onun bazı suçlarını padişaha jurnalliyorlardı.Hünkar kendisini sorguya çekince yaptığı hatayı affettirecek bir bahane mutlaka buluyordu.Birgün padişah:
_Usandım senin özürlerinden,demiş.Ceza olarak öyle bir hata işleyeceksin ki;özrün kabahatinden büyük olacak!
İmtihana benzeyen bu garip cezaya:
_Fermanın taçtır başımıza... deyip düşünmeye başlayan Çavuş nihayet sahneyi tertip etmiş:
Akşam... Alacakaranlığın loş divanhaneleri(salonları) sardığı mumların henüz yakılmadığı bir demde,harem dairesi kapısında padişaha rastlayan İncili;ayaklarının ucuna basarak gelip Sultan Mustafa'nın gerisini okşamış! Öfke ve hayretle dönen padişah, karşısında koca muzibi görünce bağırmış:
_Neydi o hayasızlık,behey küstah?
İncili Çavuş şu cevabı vererek imtihanı kaznmış:
_Özür dilerim padişahım! Karanlıkta sizi kadınefendi zannettim!
Milliyet ,''Türk Mizahının Öncüleri'',fasikül16