13 Ocak 2013 Pazar

CİBALİ


 Bilir misin , hiç söyledim mi  Fu , ben Fatih civarını severim . Eskiden beri bir sürü akrabanın orada oturuyor olması bir yana eski İstanbul olması nedeniyle de severim. Su'nun dergi için Cibali'yi seçmesi ve fotoğraf çekmeye beni de çağırması iyi oldu.  Şimdiki aklım olsaydı okulda İstanbul Bizans'ı dersi için gittiğimiz her yeri ayrıntılarıyla çekerdim. Geçmiş ola...
Ümmühan teyzeme gidişimizi hatırlar mısın? Unkapanı'nda inerdik iç tarafa doğru yürürdük. Su ile Haliç'e doğru yürüdük.Cibali'nin bir kısmı Haliç kenarı asıl kısmı içte.Senin olmadığın bir yıl yine gidip sahilde dolaşmıştık.  Bu sefer iç tarafa azıcık göz attık. Çoğu eski tarz evler, oldukça da viran.  Bazı sokaklarda sadece iş yerleri var. Ele alınıp cilalansa turistlerin ağzı açık dolaşacağı sokakları var.
  Bu cami aslında Bizans dönemi bir kiliseydi. Fetih sonrası camiye çevrilenlerden .Bu sayede ayakta kalabildi.Camiye çevrilmeyenlerin ömrü kısa oldu. Şimdiki adı Gül Cami . Bizans adını bir türlü hatırlayamadım.Dur bakayım.
...
:) Bulduğum kaynakta adı Yunanca karakterlerle yazılmış.Senin böyle bilgilerle ilgili olmadığını biliyorum,geçiyorum.
Dur ama ben ilgiliyim...  Aya Theodosia imiş galiba.




 Bu yaşlı adam caminin karşısındaki tuvalet girişinde görevliydi.
Sempatik adam fotoğraf çekmemize de izin verdi.





Önce Beşiktaş'ta ayıldım. Sonra Beyazıt'ta tekrar farkettim. Doğma büyüme İstanbul'dayım, üstelik çocukluğum Kavak'ta geçti.  Otuzumdam sonra ,hıı, dedim.İstanbul'da asmalar sarmaşıklar en izbe yerlerde bile kullanılmış.
Genel olarak  evlerinin, sokaklarının görüntüsünü önemsemeyen bir halkız. Evin içi saray gibi olsun isteriz.  Dışının sıvasız,  boyasız, bahçesinin bakımsız olmasından rahatsız olmayız.  Güzel olanı taktir ederiz de güzel olmayan pek rahatsız etmez bizi.  Neden acaba?  Ama oraya buraya asmalar,sarmaşıklar serpiştirmey seviyoruz.
Bu evden eve uzanan veya bir duvarı örten bitkiler özensiz, derme çatma görüntülere öyle bir hava katıyor ki ...  Artık ayıldığım için mi nedir gözüm hemen seçiyor onları ve çok seviyor.  Ters ışık ...



 Kavak'ta dedemin evin karşısında Hayriye teyzenin evi vardı. Bahçesinde kırmızı üzüm asması vardı. Yazın harika bir gölgelik olurdu. Üzümler olduğunda çoluk çocuk dadanmasın diye topladıklarından bir kısmını dağıtırlardı. Özenli, ahım şahım bir bahçe değildi ama o bitki öyle bir hava verirdi ki kışın yaz gelse de yemyeşil olsa diye geçirirdim içimden ki bu 8-9 yaşındaki bir çocuğun düşüncesiydi.  Taktir ederdim o görüntüyü.
Al işte içi boş viran bir eski ev,  karşıki evden kendisine uzanan bitki ile şenlenmiş.




 Galata Kulesi'nin altında bir çay bahçesi var.  Yok burası değil!  Asmalı . Üzümlerin olduğu zaman gitmişim tesadüfen, yaprakların arasından salkımlar harika görünüyordu.  Aynı görüntüyü seninle paylaşmıştık Fu.  Kapalıçarşı'da hani Örücüler Kapısı'na giderken soldan girilen hanın avlusunda oturmuştuk.  Orada da asma vardı.  Seninle miydim, üzümleri övünce bir tabak getirmişlerdi !

Burası Kadir Has Üniversitesi'nin arkasında minik bir parkın yanı. "Albay'ın Yeri" diye bir kahvehane var. Oraya ait bu minik araba-büfede harika tost yapılıyor. Su ile kavurmalı kocamaan birer tost yedik.  Of of. İçine sürülen salçadan mı yoksa sağlıksız margarinden mi bilmem çok lezzetliydi.  Kahvehaneden çay geldi parkta yedik.  Öğrenciler çok şanslı.

 İç kısmı bırakıp sahilde yürümeye başladık.
Bu sevimli kahveye rastladık.
"Dükkanım Nikomedian"
Nicomedia İzmit'in Yunanca adı.
Sahibi galiba  Fransızca öğretmenliği okumuş bir hanım.  Ama bu minik, sevimli dükkana daha çok anne babası Saniye Hanım ve Kadri Bey bakıyorlar. Sohbetleri de ikramları da güzel.



 Dükkanın fotoğraflarını çekerken dışarı çıkan hanım , çekim parasını isterim, deyip gülümsedi. Bizi içeri davet etti.  Hava buz gibiydi (cidden). Teşekkür edip dönüşte uğrayacağımızı,  güneş ışığını kaçırmak istemediğimizi söyledik.




 Seninle mutlaka gitmeliyiz bu kahveye. İçi minicik lezzetli çay ve tartaletleri var.  Sahibesi senin gibi yeni tarifler bulup denemekten hoşlanıyormuş.  Özellikle organik malzemeler kullanıyormuş.  Ben elmalı çayıma eşlik eden çikolatalı tartaleti pek beğendim.






Dönüşte uğrayıp oturduğumuz kahvenin vitrinindeki sahibesinin yaptığı çam ağacı şıktı. Yılbaşı öncesi her yerde değişik çam ağacı modelerini görmeye alıştım ama bu yıl ki kadar ilginç olanlarını görmemiştim.


Doğru dürüst bir makine istiyorum!  İyi makine, iyi fotoğraf değil tabii ama mercekle oynamak, ayar yapmak yanılmak, düzeltmek istiyorum.
Bu görüntüdeki karmaşa Cibaliyi yansıtıyor bence.



Gemlik'e doğru denizi göreceksin
 Sakın şaşırma.
Orhan Veli'nin bu şiirini aklımda tutamamam beni üzüyor.




               İşte karşıdan karşıya bir yeşillik daha...




Cibali ve o civardaki semtlerin yüzü değişiyor artık.  Evler restore ediliyor, sokaklar güzelleşiyor.  Param olsa oralardan ev alırdım Fu.





Yazın tekrar gidip dolaşacağım. O gün donduk.
Garip bir yer Cibali. Bir şey var,  bir hava... Gizli, uzak, seni içine almayan,yabancı hissettiren...





Köşe evleri severim. Buna bayıldım.SATILIK...
Ah ah ,Büyükdere'deki köşe evler geldi aklıma...





                                       
   
                                  Bak sağdaki ev restore ediliyor.






Ne kadar pembe değil mi?  Bu yokuş oldukça dik.  Karlı günlerde çocuklara gün doğuyordur. Sabah bu yokuştan aşağı inmeye çalışmak kabus olur. Bizim yokuş bile fazla geliyor. Aman aman...
Adı Sancaklar Yokuşu




Su fotoğraf çekiyor diye baba kız bir süre beklediler.Uzun süreceğini anlayınca izin istediler :) 



Sancaklar Yokuşu'nun üstlerinde sağda Fener Rum Erkek Lisesi var. Yokuşun dibinden bakıldığında öndeki evlerin arkasından faklı yapı malzemesi ve tarzı ile ,bu da ne, dedirtiyor?





                             Kırmızı tuğlaları Fransa'dan getirtilmiş.
                             Halk " Kırmızı  Okul" diyormuş.

 
 Yokuşun daha aşağısındaki  bu sevimli evi görünce şaşırdım. Diğer evlerden farklı, çok da özenilmiş.


Gizli bahçesi var...




 Tuğladan, kapı ve pencere kapakları aynen bu ton maviydi.  BAYILDIM.

                                                      İki sokak arası ada nasıl?



Eski, sakin, çamaşırlı, asmalı, tarz, manzaralı ... Cibali.

Çok sevdim. Yine gelelim ,yine gelelim...

9 Ocak 2013 Çarşamba

SANA HİTABEN YAZACAĞIM FU

Daha çok sanat tarihi bilgilerime kendimi zorlayarak da olsa sahip çıkmak unutmamak adına blog yaptım. Ama bu blog işinin izleyicili olması biraz ürkütücü gelmişti.Sonradan kişilere kapatılabildiğini öğrendim, pek hoş.Herkes okumasa da olur ama okumak isteyen zaten özel birşey okumayacak kalsın .Zaten karışanım görüşenim tanıdığım 1-2 kişi tanımadığım 1-2 kişi. Sadece kendim ve o 1-2 kişi için bile olsa hitap beni zorluyor. "Sizlere" yazmak bana iş yapıyormuşum birilerine karşı sorumluluğum varmış hissi veriyor.Sadece sana yazacağım FU. Uzun zamandır mektup yazıyorum sana ,kolay olur.
Diyeceksin ki ayda yılda bir yazıyorsun bloğa, kalsın!:)
Şimdilik devam etsin.

8 Ocak 2013 Salı

CANKURTARAN GEZİSİ

 Ben,Su ve Fu. Yine zamandan çalıp fotoğraf çekmeye kaçtık. 2012 ilkbaharının tadını neşesini çıkardık! Tekrar hatırlayın neşelenin lütfen.
Yazılar sonra....
...
 Yandaki renkli görüntü Gülhane'den Sultanahmet'e çıkan yokuşun solundaki tatlıcınin vitrininden. Cama yansıyan görüntü karmaşası hoşuma gitmişti.İnsan suriçinde en basit fotoğrafta tarihi yansıtabiliyor:)
Cankurtaranda gördüğüm bu balkon fakir,sarı ve şahsiyetli geldi bana. Düz  duvarlı özelliksiz  bir binanın sıradışı sapsarı kargaşası sevimliydi.
 Sarı eternitli balkonun yan komşusu kırmızı laleli, en az onun kadar fakir ama üç çiçekle gören gözlere bayram yaptıran gönlü zengin pencere...
Günde beş vakit ezan kulağının dibinde söylenenlerin penceresi...
Sahipleri çoktaan terk-i diyar etmiş binanın penceresi... Artık sahibi biziz ama kenarını sokak lambasına kiralamışız.


Derme çatma bir evin derme çatma, çiçeksever penceresi... Hain kurt gelip üflerse belki ev yıkılır ama çiçekler grup olarak yere düşer.Sıkı sıkıya bağlanmışlar.
Cankurtaran'ı turistler kurtarıyor. Onca eski ev viran viran dururdu. Şimdi satın alınıp otel neyin yapıyorlar. Tekrar eski güzelliklerine kavuşuyorlar. Bu da dönüşmüş bir otel-evin penceresi...Yoksa restorant mıydı?
Bir tane daha ,dönüşmüş ; dönüştürenlerden birinin saksı seçimini beğendiğim, otel-evin penceresi...


 Bu fotografları yanyana koyamadım.Bu da daha çok yazı yazmamı gerektirecek.
Bu Gülhane Parkı'nın girişinde sağda, belediyenin hediyesi. Merci,kırmızı lale papatya karışımı hoşuma gider.İlk Beşiktaş-Yıldız yokuşu tretuvarında (kelimeyi doğru yazdığımdan emin değilim) görmüştüm.Başarılı...





Yukarıdaki resimlerin yanlarına yazamıyorum .Nedeeeen?
Hayır, sinirlenmeye gerek yok. Çiçek işte bakılıp geçilir. Ahan da geçtim bile...



Tamam bu çiçekler Soğuk Çeşme Sokağı'ndan.Hani şu Ayasofya'nın arkasında olan ,bir ucu Gülhane'nin diğeri Topkapı Sarayı'nın girişine çıkan, ah Fahri Korutürk gibi bu sokakta doğsaymışım dedirten sokaktan... Allah rahmet eylesin ,Çelik Gülersoy'u minnetle anıyorum.Sayesinde TURİNG  İstanbul'a ne güzellikleri geri kazandırdı.
Fu bir sonraki gezi Topkapı Sarayı'na olacak.Oraya beraber gittik mi hatırlamıyorum. Söz kafanı şişirmeyeceğim.Sadece sorularına yanıt vereceğim.Fotoğraf çekip Haliç ve Boğaz'a karşı kahve içeceğiz Konyalı'da.




Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ın girişinde bir İstanbul sokağını tasviri vardır. Bakayım karşılıklı evler birbirine yakın mı, evet ; devrilecek gibi mi, evet; ahşaplar mı, evet.
Soğuk Çeşme olmayacak ( kişiye özel konut yok,hepsi turistlere özel.) biliyorum Cankurtaran'dan bir almak isterdim.
Yukarıdaki sokak (yanına yazmama izin vermedi!) sakinleri hem şanslı hem şanssız. Eski İstanbul'un eski evlerinde yaşıyorlar (Bilmem bunu ne kadar iplerler? Zira evleri eski olanlar ancak zenginlerse rahat otururlar.) ve önlerinden düzenli olarak şehiriçi tren geçiyor (Kaaabuus) .
Fekat güzel bahar gününde evinin önünde oturup ihtimal torunlarına giysi ören bu nineciğin yaydığı huzur hissi  nitelikli olmasa da mutlu kareler çekmemizi sağladı.
Ben bu sokakta yaşamak istemezdim.Tren sesi ...

İstanbul'un Marmara surları çoğunlukla iyi durumda. Burası dışa açılan kapılardan. Hala keyifle andığın Ahırkapı Şenliği'nin ilk yapıldığı yerde...

Su zıplıyor.Ben ve Fu çekiyoruz."Yakalayamadım bir daha" diye diye Su'nun canını çıkardık:) Ancak bu kadar yakalabildim. Sağol Su .


7 Ocak 2013 Pazartesi

ATATÜRK ARBORETUMU

i

 İstanbul'un Sarıyer İlçesi'ne bağlı Bahçeköy'de minik bir cennet Atatürk Arboretumu. Arboretum ismini hatırlamakta zorluk çeksem de 3 gidişimde de iyi ki gelmişim dedirten çok özel bir bahçe. Arboretumlar kısaca canlı bitki müzeleri diye tanımlanıyor.Atatürk Arboretumu İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne ait. Sayfasında detaylı bilgi var. Ben arkadaşlarımla ve kardeşimle gezdim, daha da gidesim var.




 
 

İlkbaharda harika görünüyordu kışın ise müthiş.

 Şu şaşkın kuşu doğru dürüst çekemediğime yanarım.İnsan makinesinin şarj durumuna bakmadan fotoğraf çekmeye giderse olacağı bu!Karın en temiz,insanın az arabanın namevcut olduğu bir yere gidiyorsun makineye bir bak yahu..
Arkadaş üst üste çekip keyiflenirken ben kalakaldım.












Girişte bilet satan aynı zamanda bekçilik yapan adamdan sıcak su rica ettik ,verdi sağolsun.Kahve ,kağıt bardak tedarikiyle gittik ki karda dolaşırken içelim.Görevlinin bunca ay içinde arboretumu sadece 2 kere  gezdiğini öğrendim!


Köpekler hayvan dostu arkadaşımın dış kapıda önlerine döktüğü köpek mamasından daha fazla verir diye peşimizden ayrılmayınca biraz sıkıntı yaşadık ama zarar görmedik.

 Özel araba ile gitmediğimiz için en yakın otobüs durağından girişe kadar bir süre yürümek gerekti. Ama sorun olmadı çünkü yolun iki yanı ağaçlık. İnsan seyrede seyrede yürürken pat diye kapıya varıyor.










11 Şubat 2012 Cumartesi

BEYAZIT MEYDANI

BEYAZIT MEYDANI
Geçmiş zaman bir ara arkadaşlarıma Sultanahmet gezisi vaad ettim. Zamanı konuşmadık, uygun olduğunuzda haber verin dedim.Hadi gidelim dediklerinde alel acele kitapları tarayıp Beyazıt ile ilgili birkaç bilgi toparladım.Beyazıt’la başlayalım bana değişiklik olur dedim.Sanırım Murat Belge’nin İstanbul Rehberi, Salah Birsel’in Kahvehaneler ve Reşat Ekrem Koçu’nun Tarihte İstanbul Esnafı ve Topkapı Sarayı kitaplarına göz attım.Edmond de Amicis’in İstanbul’undan da bir şeyler aldım.
Eğer yolunuz Beyazıt’a düşerse,hani sade gezmek için …Bu bilgiler gezinize keyif katar. Çünkü eskaza oralarda bir arkadaşımla dolansam, dağarcığımdaki bir iki bilgi kırıntısını paylaşsam hoşuna gittiğini, etrafına daha farklı baktığını fark ettim.
BOĞA MEYDANI Beyazıt, eski İstanbul’un 7 tepesinden biridir.Beyazıt Meydanı , Bizans döneminde de meydandı. Forum Tauri ,yani Boğa Meydanı. Bir adı da Teodosius Forumu. Konstantiniyye’nin en büyük meydanıymış. Bizans meydanlarının ortasında bir anıt dikili olurdu. Boğa Meydanı’nın ortasında da İmp.Theodosius’un bir heykeli varmış. Bu anıt 1505’te yıkılmış. Caddede göreceğiniz mermer yapı parçaları bir zamanların Boğa Meydanı’ndan kalmadır.
ŞİFALI DUT AĞAÇLARI Osmanlı döneminde 18. yy.’da meydanda 40 kadar dut ağacı varmış. 3-4 yaşın geldiği halde konuşamayan, dili bağlı çocuklara, korkudan dilleri tutulmuş hastalara,kekemelere şifa niyetine bu dutlardan yedirilirmiş.Meydana gittiğinizde hayal edin ,etrafta güzel dut ağaçları var. Dut mevsiminde çarşı çıraklarından 15-16 yaşlarında 40 hafız oğlan dutçu seçilmiş.Her sabah Sultan Beyazıt Veli Hamamı’nda yıkanıp sabah namazından sonra meydana geliyorlar. Kolları sıvalı, çıplak ayağa takunya giyip ilahiler okuyarak meydanı 3 kere dönüyorlar.Sonra ağaçlara çıkıp yere serilmiş temiz çarşaflara dalları silkeliyorlar. Her çocuk kendi silktiği dutları “Sultan Beyazıt Veli’nin ruhu için.” deyip gümüş kepçelerle halka dağıtıyor. Yeğenlerim de geç konuştular. Bu tür boş inançlara itibar etmeyen ben,hala dut dağıtılıyor olsa koşup medet umacaktım, biliyorum. Hoca’nın “Ya tutarsa!” hesabı…
ESKİ SARAY Ben gururla İstanbul Üniversiteli’yim derim. Bütün üniversiteler değerlidir.Ama üniversite denince akla hemen İ.Ü.’nin Beyazıt Meydanı’na açılan ünlü kapısı gelmez mi? Osmanlı döneminde açılan Darülfünun Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski üniversitesidir. O kapının açıldığı kampus bahçesi bir zamanlar İstanbul’daki ilk saray binasına ev sahipliği etti.
Fatih İstanbul’u fethettiğinde eline bir zamanların en güzel, en zengin şehri geçmedi.Olsa olsa gölgesi… Konstantinopolis 1204’teki Latin istilasından sonra asla eski muhteşem havasını bulamamıştır. Fatih şehri aldığında şimdi üniversitenin olduğu yere Osmanlı başkentinin sarayını yaptırmaya başlamış.Ama sonra fikrini değiştirip şimdiki Topkapı Sarayı’nın olduğu yerde karar kılmış. Daha yapımı bitmeden “Eski Saray” diye anılmaya başlanan bina ise daha çok padişahların gözden düşmüş eşlerinin oturduğu bir yer olmuş.
Ali ve Fuat Paşaların konakları da üniversite bahçesine yakınmış. Ali Paşa’nın konağının İbrahim Paşa’nınkinden sonra yapılan en görkemli konak olduğu söylenir.İbrahim Paşa şu diziden sonra ünlenen(!) Pargalı İbrahim Paşa. Ali ve Fuat Paşaların konakları artık yok maalesef.Ama İbrahim Paşa Sarayı Hipodromda halen mevcut. Sultanahmet Camii’nin karşısında “İslam Eserleri Müzesi” olarak hizmet veriyor.Gezmekten keyif alacağınız bir müzedir,tavsiye ederim.
BEYAZIT CAMİİ Meydana dönersek , Beyazıt Camii’nden bahsetmeden geçmek yanlış olur. İstanbul’un fethi Osmanlı’ya imparatorluk statüsünü kazandırdı. Harap halde de olsa Roma ve Bizans İmparatorluklarının başkenti olmuş şehri tekrar imar ederken yeni imparatorluğun prestiji düşünüldü.Fatih öncesi Osmanlı camileri güzeldi ama imparatorluk için anıtsallık gerekliydi. Camiinin banisi (yaptıranı) Fatih’in oğlu II. Beyazıt . Ayasofya model alınarak yapılan yapı merkezi planlı.Semavi Eyice , mimarı Yakupşah bin Sultanşah diyor. Orta kapı, kubbe ve mihraptaki yazılar Hattat Şeyh Hamdullah’a ait. Camiinin medresesi Hat Sanatı Müzesi olarak kullanılmakta.Sıbyan Mektebi şehirde türünün ilk örneği.
BEAZIT TÜRBESİ Küfeki taşından sekizgen bir yapı .İçinde II.Beyazıt, kızı Selçuk Hatun ve Tanzimat veziri Büyük Reşit Paşa yatıyor. II.Beyazıt mezarının Eyüp’te olmasını istemiş ama oğlu Yavuz kulak asmamış!
ÇINARALTI KAHVESİ Bu açık hava kahvesi kurulduğundan bu yana İstanbul Üniversitesi öğrenci ve hocalarının uğrak yeri olmuştur. Burada en az 250 yıllık bir kestane ağacı ve 450 yıllık bir çınar ağacı altında oturur çayınızı içersiniz.Çınarın altında bir zamanlar 16.yy. divan şairlerinden Zati’nin küçük bir dükkanı varmış. Balıkesir doğumlu,çizmecilik yapmış bu zat II.Beyazıt,Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde devlet büyüklerine yazdığı kasidelerle geçinirmiş.Buranın gediklilerinden biri şair Baki imiş.Yanında Beyazıt Kütüphanesi var. Asırlık ağaçların altında, Baki’nin oturup kahve içtiği,sohbet ettiği yerde dinlenip Sahaflara geçin oradan Kapalıçarşı’ya geçin. Kapalıçarşı için ayrı bir yazı lazım.
BEYAZIT SAHAFLAR ÇARŞISI Sahaflar önceden Kapalıçarşı içindeymiş. Orada iken “Hakkaklar Çarşısı” denirmiş. Burada Mesahif-i Şerifler (Kur’an nüshaları),el yazması çok değerli ve nadir nefis kitaplar satılırmış.Şimdiki hali içler acısı.Bilumum sınav kitaplarını bulacağınız gayet sıradan tarihi kimliğini çaktırmayan bir yer artık.Bu çarşıyı ayrıca ele alacağım.
Meydana bir havuz yapmışlar.Tramvay etrafında dolanıyormuş.Menderes zamanında tekrar imar edilmiş.
Bütün karmaşıklığına,kalabalığına rağmen Beyazıt harika bir yerdir.Henüz bir öğrenci iken ilk yılımda nefret ettiğim, kalabalığından ürktüğüm bir yer.Yere bakarak yürüme huyumu yerdeki bilumum sıvıları görüp terk ettiğim, 2. sınıfta hayranı olduğum bir yer. Her çeşit insanın dolandığı, her köşesi tarihin parçası olan özel bir yer.İyi gezmeler. (2012)

17 Ekim 2010 Pazar

BİZANS İMPARATORLUĞU DEĞİL DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU OLACAK

Öncelikle Bizans İmparatorluğu adından bahsedelim. Olsa bir zaman makinesi ,gitsek ol zamanlara ,adamlara Bizans İmparatorluğu desek garip bakışlarla süzerlerdi bizi çünkü ora vatandaşlarının kendilerinin Bizans İmparatorluğuna dahil olduklarından haberleri yoktu. Bu ad 19.yy.da sayın tarihçilerin verdiği bir isimdir bu devlete..Anlaştık mı? Zaman makinesinin ilk talihlilerinden olup da o çağı seçecekseniz bu noktaya dikkat edeceksiniz. Durduk yere negatif davranışlara maruz kalmayasınız diye diyorum.Yoksa bacak sizin ,istediğiniz gibi asılın!
Şimdi kendilerinin Doğu Roma İmparatorluğu'nu kurduklarını düşünen ama tarihçilerin herhalde daha uygun görüp adını değiştirdikleri tek ülke(?) ile ilgili neler diyebiliriz bakalım... Burada durup özür dileyeyim peşinen. Üniversitede okurken hem hocaların hem kitaplarımızın uzuuuuun cümleleri bizi epey zorlamıştı başta. Ama insan nelere alışmıyor ki! Sonuç olarak akademik kariyer yapılmadı tarafımdan ,çabuk pes ettim ama konu tarih ve sanatsa elimde değil uzun cümleler kurmamak.
Akademisyenler kadar yapmam belki ama siz pes etmeyin sonunu getirin varsa uzun cümlenin olur mu? ''Artık üniversitede değilim ,buna katlanmak zorunda değilim.'' diyenlere saygım var. Onlar okumayı şu an kessinler lütfen. Çünkü ben yazarken eğleniyorsam okuyanlar da eğlenmeli... Eğlenemiyorsanız çıkınız lütfen. Bakınız nezaketim 3. lütfene uzanmıyor...
Doğu Roma İmp. nu Roma İmp.u ile karıştırmayalım.Gerçi Roma İmp.u mitoz bölünme ile çoğalmıştır kabul ama Doğu Roma kendine has bir üslup yaratmıştır. Hem devlet yönetimi hem sanat hem sosyal hem din açısından. İkizi Batı İmp.u başka bir alem, konumuz İstanbul olduğu için birebir ilgilenmiyorum.
Tamam Doğu Roma İmp. , Roma İmp.'ndan doğmuştur. Ama doğum günü ile ilgili kesin bir tarih verilemiyor. Bizim büyüklerimiz ''Yok hasat zamanı ,yok ilk kar düştüğünde ,işte yoncalar çıktığında derdi annem ''diye en azından mevsim belirlerlerdi ama söz konusu Doğu Roma olunca kazın ayağı başka şekil. Tarihçiler şöyle ayrılıyorlar: Roma imparatoru Büyük Konstantin,Konstantinopolis'i 2.Başkent -330-yaptığı zaman diyenler. Hayır efendim ,asıl sonradan Roma İmp., I.Theodosius ülkeyi 2 oğlu arasında paylaştırdığı zaman-395- (hepimize babamızdan birşeyler kalacak ama Tanrı aşkına iki imp.luk verdi çocuklarına Theo) diyenler. Ve başkaları... Aklıma gelmiyor ama başka iddialar da var yeminle!
Göbek bağı ne zaman kesilmişse kesilmiş şurası kesindir ki bizim Bizans diye bildiğimiz Doğu Roma İmp.u Devleti kendini Roma İmp.u'nun asıl devamı olarak görmüş, vatandaşları da kendilerini Romaioi (Romalılar) olarak adlandırmışlardır, yani Rumlar. Roma İmp.undan farkları (en azından başlangıçta) Hristiyan olmalarıdır. Konstantinopolis dini törenle açılışı yapılan ilk şehir yanılmıyorsam. Konstantin'in Hristiyan olup olmadığına dair farklı görüşler olmasına rağmen dindar bir validesi olduğu biliniyor. Konstantin onun etkisi bir tarafa daha çok siyasi birtakım sebepler yüzünden Hristiyanlık’a önem vermiş ve bu yeni dini biçimlendirmek için uğraşmıştır. Of, tamam artık Bizans diyeceğim! Bizans'ın kardeşi Batı Roma'dan ve annesi Roma İmp.u'ndan bir farkı da 6.YY.da Yunanca'ya geçmesidir. Kardeşi, ana devlet gibi Latince'de sebat etmiştir.
Bizans topraklarındaki insanların hepsi tabii ki Romalı değildi. Adamlar aldıkları yerlerin halkını tamamen katledip ne yapacaklardı ? Anadolu'daki yerli halk grupları ile bir sentez oluşmuştur.(Hangimiz %100 safım diyebilir? Kanımızda o sentez halktan al ve de akyuvarlar dolanıyor. Ayrıca Orta Asya'dan gelirken durakladığımız, ülke kurup yıktığımız yerlerdeki tüm ahalilerden. Rahatça dünya vatandaşıyım diyebiliriz. Bakınız Kızılderililerle de akrabaymışız! Atilla sayesinde Avrupalılarla da...) Kardeş Batı Roma 395 yılında doğduktan sonra çok ömür sürmemiş yok olup gitmiş. Diğer Avrupa ülkeleri Roma İmp.u gibi bir güç elde etmek için zaman zaman uğraşmış fakat asla o kadar büyük bir birlik oluşturamamış:)
Bizans'a gelince, Doğu Avrupa'nın uç kapısı olarak özellikle 330-565 yılları arasında geri kalmış Avrupa'nın ağzının sularını akıtan ama asla yaklaşamadıkları, Dünya'nın en önemli ve zengin, kültür ve sanat merkezi olmuş.Tabii en dikkate değer yeri de Konstantinopolis,yani güzeller güzeli İstanbul ...Eh bu büyüklüğün bedeli de geniş toprakları layığınca yönetememek, sonradan Osmanlı'nın başına da geldiği gibi pastadan pay almak isteyenlerle uğraşmak olmuş. Hele Konstantinopolis bir sürü kuşatmayı atlatmak zorunda kalmış. Ama Konstantinopolis ,Bizans gücünü yitirmeye başladığı zaman bile bugün değerini bilemediğimiz harika surları ve stratejik konumunun avantajları sayesinde kurtarmış kendini. Sadece kuşatmalar değil, neredeyse yüzyılda bir sarsan depremler, yangınlar , iç ayaklanmalar, (ki en büyükleri olan “Nika” isyanında 2. Ayasofya yanmıştı -evet 2. ,bugünkü 3. binadır-Justinianus Karısı Theodora'nın ayak diremesi sayesinde korkusunu yenip kaçmak yerine isyanı bastırmış ve galiba 30bin kadar isyancıyı(?) Hipodromda katletmiştir.), veba Konstantinopolis'i uğraştırmıştır.Ama hepsinden kurtulmuştur.
Hem Bizans hem Konstantinopolis açısından ilk büyük darbe Avrupa'nın açgözlülüğünden kaynaklanmıştır. Adamlar güya kutsal toprakları almak ama aslında doğunun zenginliklerini ele geçirmek için çıkıp durdukları bilmem kaçıncı Haçlı Seferinde topraklarından geçmelerine izin verip duran Bizans'a kazık atıp Konstantinopolis'i kuşatmışlar-1204-. İşgal etmeyi başarıp günlerce yağmalamışlar. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden zengin olma peşindeki çapulcu karma Haçlı ordusu güya dini sebeplerle çıktıkları seferin yarı yolunda Hristiyan Konstantinapolis'in ve dünyanın en büyük kilisesine saygısızca dalıp kapısındaki gümüşü eritmiş, kutsal ayin eşyalarını, kumaşlarını bile çalmış. Hipodrom'u süsleyen koca sanat eserleri bile ellerinden kurtulamamış.(Bu eserlerden beyaz mermerden 4'lü at heykelini bugün yanılmıyorsam Venedikte- Hipodrom kadar tarihi olmayan-tarihi bir binanın tepesinde görebilirsiniz.Dojlar Sarayı diyesim geliyor(?) Yağmalama ve halka eziyet bir tarafa yangın çıkarmışlar ve Konstantinopolis'in yarısından çoğunu viraneye çevirmişler. Bu da yetmemiş 1261'e kadar 57 yıl işgal etmişlerdir. Tarihe “Latin İstilası” diye geçen bu kesinti dönemi Bizanslılar toparlanıp geri aldıklarında bitmiş ama işgal öncesi bugünün süper devletleri gibi güçlü ,gelişmiş bir ülke olan Bizans işgal sonrasında artık küçük bir devletti. Siyasi gücü zayıflamış olmasına rağmen ilginçtir Bizans girdiği bu yeni dönemde daha üstün bir sanat sergilemiştir. Mihrap yerindeymiş yani…
Sonuç olarak biz Türklerin aldığı Bizans surlarının gücü yüzünden anneannemin deyimi ile “leşini sürükleyen” bir devletçikti. O surlar ki bizi bile uğraştırdı. Belki de o yüzdendir ki dünyanın en önemli tarihi eserlerinden biri surları Cumhuriyetimizde dahi toparlayamıyoruz. Avrupalı, Hrıstiyan kardeşlerinin Latinlerin istilasına uğramasına ses çıkarmadı ama (bu size bir şey hatırlatıyor mu?) Türklerin zamana uygun olarak stratejik önemi olan ,Avrupa'ya açılmasını kolaylaştıracak bir yeri almasına bayağı bozulmuştu. Eh homurdanmakta haklıydılar tabii ama güçleri yetmiyordu.Tabii kurt kocayınca köpeklerin oyuncağı olur misali güçleri yetmeye başladıktan itibaren bizimle oynamaya başladılar.Hatta İstanbul'u işgal etmeyi de becerdiler. Ama son sözü biz söyledik.’’Geldikleri gibi gittiler’’, çok şükür. Ben Bizans'ın doğum günü olarak 395'i -ki bazıları daha ileri tarihler de verir- benimsediğim için Konstantinopolis 1058 yıl yaşadı diyeceğim. Bizans olarak ,yanlışlık olmasın, Yunanlı değil Roma devamı olarak! İstanbul şimdilik 553 yaşında. Köy,kasaba,şehir neyse ilk yerleşimden beridir bu şehrin yaşı en az 5000'dir.Bu yazı Bizans ağırlıklı oldu. Osmanlı'ya da sıra gelecek. Buraya kadar okudunuz tebrik ederim :)
Tekrar okumadan yazıyı sayfama geçeceğim. Sürç-ü lisan ettiysem affola... (2006)